29 Aralık 2008 Pazartesi
SAĞLIK-DNA'dan kanserin genetik köklerine umutlu yolculuk....!
Bir kadın sorunsuz bir menopoz dönemi için neler yapmalıdır?
Kalp sağlığı DNA telomerinin etkileri
KALBİNİZDE SORUN OLMAMASI İÇİN BUNLARI YAPIN
5 Ekim 2008 Pazar
SAĞLIK NEDİR ?
Sağlık Nedir?, Sağlık Hakkında, Sağlık Tanımı
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Zamanın bütün zenginliklerine ve Osmanlı İmparatorluğunun tahtına sahip olan Kanuni Sultan Süleyman; sağlığın elde edilen tüm nimet ve zenginliklerden daha üstün olduğu çok anlamlı bir biçimde bu şiirle dile getirmiştir.Gerçekten de sağlık mutlu bir hayatın parçasıdır.
Hastalık ve sağlık kavramları kültürlere bağlıdır. Bir yörede,toplumun çoğunda bağırsak paraziti varsa,bu durum hastalıktan sayılmayabilir.Sigara içen biri kişi,öksürüğünü sigaraya bağlayıp gerçek nedeninin bir başka şey olabileceğini dahi düşünmeyebilir.Çocuğu ishal olan bir anne,tüm çocuklar ishal oluyor düşüncesiyle bu durumu hastalıktan saymayabilir.Bir sakatlık olarak bilinen ve kundak yapılan çocuklarda çok görülen doğuştan kalça eklemi çıkığı Navajo yerlilerinde çok yaygın olduğundan hastalık olarak kabul edilmez.
Eskiler bazı köylerde belli bir yaştan sonra trahoma bağlı körlüklerin kaçınılmaz bir durum olduğuna inanıldığını,ancak devletin etkin trahom mücadelesi ile körlüğün kaçınılmaz bir olay olmadığını anladıklarını belirtirler.Ayrıca pek çok kişi hasta veya yakınması olmadığı zaman kendisini sağlıklı kabul eder.
Hastalık ve sağlık kavramları kültüre bağlı olmasına rağmen,insan her yerde insandır ve bu nedenle sağlığının bir evrensel tanımı olmalıdır.Dünya Sağlık Örgütü sağlığı şöyle tanımlanmaktadır:”Sağlık,yalnızca hasta veya sakat olmamak değil bedenen,ruhen ve sosyal yönlerden tam bir iyilik halidir.”Bu tanım artık bütün dünya ülkelerinde kabul edilen bir tanımdır.O halde,kişinin tam sağlıklı olabilmesi için bedenen hasta veya sakat olmaması yetmemektedir.Bu kişinin aynı zamanda ruhen de dengeli olması,sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde olması gerekmektedir.İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri de sosyal bir varlık oluşudur. Yaşamımızın her anında çevremize ki kişilerle ve olaylarla ilgili ve kaşıklıklı bir etkileşim içinde bulunuruz.Bu olayların sağlığımızı etkilediği bir gerçektir.Öyle ki,toplum hayatının etkileri sonucu oluşan bazı hastalıklar için sosyal hastalıklar deyimi kullanılmaktadır.
Verem hastalığı bunlardan biridir. Bu hastalığın,toplumun ekonomik olarak düşük düzeydeki,yoksul,çok çocuklu,eğitimsiz ve bozuk bir çevrede yaşayan ailelerde daha fazla görüldüğü bilinmektedir.Bir başka deyişle yoksulluk,eğitimsizlik gibi sosyal olgular,verem hastalığının temelinde yatan olaylardır.Aynı şekilde yetersiz beslenmede,gelişme geriliğinde,bulaşıcı hastalıklara yakalanmada, kazaların oluşmasında,hatta doğuştan sakatlıkların ortaya çıkmasında sosyal ve kültürel faktörlerin payı vardır.Özetle sağlık sosyal bir olaydır. aynı zamanda.Bu nedenle,sağlık olaylarından ve sağlıklı olmak için yapılması gereken çabalardan söz ederken;sağlığı etkileyen biyolojik ve fiziksel nedenlerin yanı sıra sosyal olayların da göz önünde bulundurmak zorundayız. İnsanı anlayabilmek,hastalık ve sağlığını değerlendirebilmek için onu çevresi ile bir bütün olarak kavrayabilmek ve insanla çevresi arasındaki etkileşimi anlamak gerekir.İnsanın çevresini incelemeyi kolaylaştırmak için,çevresel etmenleri;biyolojik ,fizik ve sosyal çevre olmak üzere üçe ayırabiliriz.Bu etmenler ve insan sürekli bir etkileşim halindedir.Etkileşim;yalnız insan ve çevresel etkenler arasında değil aynı zamanda bu etkenler arasında da vardır.Bu etkileşme ağı içinde insanı bir bütün olarak görmek gerekir.Bunu bir saatin çeşitli parçalarını ve nasıl işlediğini bilmek,onu bir sakat olarak görmemizi engellemediği gibi insan ve çevresindeki etmenleri ayrı ayrı görüp bilmemiz,bütünü düşünmemiz ve görmemizi engellemediği gibi insan ve çevre- sindeki etmenleri ayrı ayrı görüp bilmemiz,bütünü düşünmemiz ve görmemize engel olmamalıdır.
İlkçağlarda hastalıkların;kötü ruhlar,cinler ve periler veya niyetlerin bakışlarından(nazar) meydana geldiğine inanılırdı.Bilimsel gelişmenin emekleme döneminde olan insanlar;karşılaştıkları sağlık sorunlarını,sihir,muska,mavi boncuk,büyü gibi araç ve uygulamalarla çözmeye çalışıyorlardı.Salgınlar gibi toplumsal felaketlerde tapınaklara doluşur,ayin yapılıyor,büyücülere koşuyorlardı. Ne yazık ki günümüzde de bu gibi ilkel yaklaşımların kalıntıları, eğitim düzeyi düşük kişiler arasında sürüp gidebilmektedir.
Daha sonra bazı temel besin maddelerinin eksikliğinin önemli sağlık sorunlarına yol açtığı anlaşıldı.Daha önce lanetlenmiş gemilerde çıktığı sanılan skorbüt hastalığının,sadece kuru ve konserve veya salamura yiyecek yenilmesinden kaynaklandığı anlaşıldı.Skorbütün C vitamini eksikliğinden meydana gelen bir hastalık olduğu ortaya çıktıktan sonra sorunlar daha kolay çözümlendi. Bunu mikropların bulunuşu izlendi.Bir çok hastalığın sebebi mikroplardı.Daha sonra mikropların neden olduğu hastalıkların büyük çoğundan bağışıkla ma ile korunabilmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Sanayileşme;çevre kirliliği,hava kirliliği ve kimyasal atık sorununu birlikte getirdi.Artık çevre olayları daha geniş anlamda bir sağlık sorunu yaratıyordu. Sorunların çözümü için insanı çevresi ile bir bütün olarak ele almak gerekliydi.
Günümüzde en önemli hastalıkların nadir veya tedavisi güç hastalıklar değil,bir toplumda en çok görülen,en çok sakat bırakan ve en çok öldüren hastalıklar olduğu anlaşılmıştır.Kişi ve toplumların sağlık düzeyini,sosyal ve ekonomik nedenler belirler;bunlar fizik,biyolojik ve diğer çevre faktörleri değil, küçük toplumsal birim olan aileden başlayarak bütün toplumun sorunudur.
Sağlıkla ilgili harcamalar bir masraf değil,insan gücü yatırımıdır.Hastalanan ve ölen kişiler toplum için kayıptır.Toplumların en önemli zenginliği sağlıklı ve iyi yetişmiş insan gücüdür.Sağlık harcamaları bir yatırımdır.Çünkü üretim ve katkı gücü yüksek bir insan gücü yaratmayı amaçlar
SİGARA BAĞIMLILIĞI
Neden Başlıyorlar?
Sigara bağımlılığının çok az fiziksel yönünün yanı sıra, asıl beynimizde oluşan alışkanlık yönü vardır. Sık sık tekrar edilen her eylem zamanla, beynimizde alışkanlık yapar. Genelde alışkanlıklar hayatımızı sürdürmemiz için çok önemlidir. Yürümek, okumak, yazmak, yüzmek, araba kullanmak; tekrar yapa yapa kazandığımız faydalı alışkanlıklardır. Bir de sigara gibi kötü alışkanlıklar vardır ki; bunlar da tekrar edilerek alışkanlık kazanılır. Bu alışkanlığınızı hatırlatacak bütün nesneler ve eylemler ile otomatik olarak alışkanlığın gereğini yerine getirmeniz için, beyin emir verir. Bu otomatik şartlanmalarda, bu şartlanmanın sebebini bilirsek daha rahat karşı koyabiliriz.
Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?
Bu soruya verilebilecek en kısa cevap "eroinden daha fazla"dır. Sigaradaki nikotin, ciddi bağımlılık yapan bir maddedir, insanları genellikle yetişme çağında kendisine esir etmektedir.
İnsanlar sigaraya genç yaşlarda başlar ancak yaşlandıkça onu bırakmak zorlaşır. Ergenlik döneminde sigaraya başlayan çocuklar, hayatları boyunca sigara bağımlısı olma riski taşırlar.
Gençlerin 1/3'ü sigarayı denemektedir ve bunların yarısı sigara bağımlısı olma riski taşımaktadırlar. Ne yazık ki, hayatındaki ilk iki sigarasını tamamen bitiren gençlerin %85'i sigara bağımlısı olmaktadır. Kısacası bir kere başlayınca bir daha zor bırakılan bu korkunç alışkanlık, her yıl giderek artan rakamlarda can almaktadır.
Tutunde sagliga zararli hangi maddeler bulunuyor?
En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandir.
Karbonmonoksit: Arabalarin egzoz gazinin aynisidir. Kanin oksijen tasima yetenegini azaltir.
Nikotin:Kokain ve Morfin kadar bagimlilik yapar. Kan basincini (tansiyon) ve kalp hizini arttirir. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastaligi ve beyin damar hastaligina yol acar.
Katran: Kanserojen (kanser yapici) olup akciger kanseri, anfizem ve kronik bronsit yapar.
SİGARA İÇMENİN VÜCUDA ETKİLERİ
Sigara içtiğiniz anda, vücudunuz etkilenmeye başlar. Nabzınız yükselir, daha hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Kan dolaşımınız yavaşlar. Sigara içinde yaklaşık 3.700 zehirli madde barındıran bir karışımdır. Bunların büyük bir bölümü kanserojendir. En zararları da karbon monoksit, hidrojen siyanid ve amonyaktır ve bu zehirli kimyasal maddeler, bir nefes sigarayla kan dolaşımınıza karışır. Bunun sonucunda, astım, ciğer yangısı, göğüs ağrıları başlar. Daha sık nezle, grip ve soğuk algınlığı geçirmeye başlarsınız.
Her on üç saniyede bir kişi, sigaraya bağlı bir hastalıktan hayatını kaybetmektedir. Her yıl dünyada 2.500.000 milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin başlıca sebebi akciğer kanseridir, ikinci önemli sebep kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir. ,
SİGARA ÜLKEMİZİN 1 NUMARALI SORUNUDUR
Türkiye'de Sigaradan Ölümler
Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir.
Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000'e çıkacak.
Sigarayı Daha Başka Nasıl Tanıyabiliriz. Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :
· Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın
· Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın
· Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.
Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır
SİGARA İÇENLERDE ORTAYA ÇIKABİLECEK HASTALIK BELİRTİLERİ
1. Sabah öksürüğü ve balgam.
2. Sık ortaya çıkan solunum yolları enfeksiyonu.
3. Göğüste hırıltı.
4. Tansiyonda yükselme ve nefes darlığı vs.
SIGARANIN ZARARLARI
a) Dişleri sarartır , vaktinden önce bozar ve çirkinleştirir .
b) Cilt rengini ve canlılığını kaybeder , vaktinden önce buruşur ve pörsür
c) Gözler parlaklığını kaybeder .
d) Gözün beyaz tabakası sarı ve kirli bir renk alır.
e) Sigara sesi ,ses tellerini ve sesin ahengini bozar .
f) Tiryakilerin çoğunun yabancı sigara içmesi yüzünden ülkemiz büyük ölçüde döviz kaybına da uğrar.
g) Sigara toplumsal açıdan da problem kaynağıdır . Ateşi , külü , paketi , kibriti ve izmariti ile topluma açık yerlerin başlıca kirlilik unsurudur . İçen kişinin elleri nefesi ve elbisesi üzerine sinen koku da etrafındakiler için tiksinti vericidir .
PASİF İÇİÇİLİK:
Sigara, sadece içenleri değil diğer aile üyeleri, çalışma arkadaşları gibi aynı ortamda bulunan kişileri de olumsuz olarak etkilemektedir. İçilen her 5 sigara, etrafta bulunan kişilerin 1 sigara içmesine neden olmaktadır. Buna pasif sigara içiciliği denmektedir.
Bebeklikten 18 yaşına kadar olan dönemde pasif içicilik her yıl 300 000 bronşit vakasına neden olmaktadır.
Anne veya babası sigara içen çocuklarda orta kulak problemleri, bademcik iltihabı, sinüzit, öksürük ve hırıltı sıklıkla olmakta, astım şikayetleri artmaktadır. Eğer ebeveynler sigara içiyorsa, çocuğun gençlik çağına geldiği zaman sigara içme riski, ebeveynleri sigara içmeyenlere oranla 2 misli fazladır. Sigara içmekle çocuğunuzu pasif olarak zehirlemenin yanı sıra onun gelecekte sizi örnek alarak, sigaraya bağlı risklerle yüz yüze kalma olasuılığını da ileri derecede artırmış oluyorsunuz.
| BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ? •Akciğer kanserinin % 90'ı, gırtlak kanserinin % 99'u sigara kaynaklıdır. •45-50 yaşın altındaki erkeklerde koronerden (kalp) ölenlerin %80'i sigara kaynaklıdır. •Sigara içenlerin vücuduna % 15 ile, %33 daha az oksijen girmektedir. Bu, önce beyin ve kalbin harabiyeti demektir. •Uyuşturucular arasında en çok ölüme sebep olan madde sigaradır. •Sigara tiryakilerinin dörtte biri sigaradan ölmektedir. |
Hepatit Nedir?
Hepatit karaciğerin iltihabıdır ve insan vücudunda bir çok olumsuz bulguya yol açar. Hepatitlerin bazıları virüslere bağlı , bazıları da değildir. Bazı toksik ilaçlar ve bağışıklık sistemi (immün sistem) bozukluklarıda karaciğer iltihabına neden olabilir. Hepatitlerin en çok rastlanan türü, virütik olanlardır. "Hepatit" terimi ile işte bu "viral hepatit"ler söylenmek istenmektedir. Karaciğerin taze, alevli iltihabına "Akut Viral Hepatit", 6 aydan fazla sürmesi haline ise "Kronik Viral Hepatit" adı verilmektedir.
Her sarılık Hepatit midir ?
Türkiye'de halk arasında, viral hepatitle sarılık özdeşleştirilir ve her sarılık "viral hepatit" zannedilir. Halbuki sarılık bir hastalık değil belirtidir. Birçok hastalık sarılık (belirtilerine) neden olabilir. Örneğin, ana safra kanallarında taş olması sarılığa neden olabilir. Ancak viral hepatit'le hiçbir ilgisi yoktur ve bulaşmaz. Yeni doğanlarda rastlanan sarılığın da "viral hepatit"le bir ilgisi yoktur ve bulaşmaz.
Hepatit yapan nedenler nelerdir ?
En başta;
* Virüsler (A,B,C,D ender rastlanan E,F,G gibi)
* Toksik kimyasal maddeler (Karbon tetraklorür , vinylchlorür gibi)
* Bazı ilaçlar (örneğin tüberküloz tedavisinde kullanılan İNH, bazı sinir hastalığının tedavisinde kullanılan chlorpromazin gibi) ve özellikle batı ülkelerinde daha fazla görülen alkol
* Bazı mikroplar (Tüberküloz,brucella),
* Radyasyon;
* Genetik olarak geçen nadir hastalıklar , demir depolama hastalığı (Hemokromatozis) (irsi olarak geçen ,başta karaciğerde olmak üzere demir birikmesiyle organ hasarına yol açan ender bir hastalık), bakır depolama hastalığı (Wilson hastalığı) (bakır metabolizması bozukluğu nedeniyle özellikle karaciğerde ve gözün kornea tabakasında bakır depolaması ile karaciğerde hasara neden olan ender bir hastalık) .
Hepatit A
Hepatit A virüsü (HAV) fekal ve oral yollardan bulaşır. Kontamine sular sık rastlanan bir enfeksiyon kaynağıdır. HAV göl sularında 4 haftaya kadar enfeksiyöz olma özelliğini korur. Kuluçka süresi 14-15 gündür. Parenteral bulaşma istisnadır. Yaşam standardının yükselmesi ve hijyen koşullarının iyileşmesine bağlı olarak toplumun kontaminasyonu geçtiğimiz on yıllar içinde önemli ölçüde azalmıştır. Hepatit A'ya karşı antikorlar 18 yaşın altındakilerin % 5'inden azında, ve 70 yaşın üzerindekilerin % 75'inden fazlasında bulunur.
TANI Antijen: Hepatit A virüsü, prodrom döneminde dışkıda gösterilebilir. Kanda genellikle gösterilemez çünkü aşikar hastalık döneminde virüs replikasyonu sona ermiştir. Bu nedenle söz konusu antijen için dışkıda veya kanda yapılan elektron optik veya immunolojik testler bilimsel çalışmalar dışında endike değildir.
Antikorlar: IgM sınıfı spesifik antikorlar infeksiyon sonrasında 14 gün daha saptanabilir. IgM sınıfı antikorlar birkaç gün sonra ortaya çıkar. Bir kural olarak, IgG ve IgM sınıfı antikorlar aynı zamanda gösterilir. Bunlar mevcutsa ve hepatitin klinik kanıtları varsa, varlığı hepatit A'yı gösteren IgM sınıfı antikorlar için bir test yapılır.
KLİNİK GİDİŞ Olguların % 99'dan fazlasında hepatit A 3 ay içinde spontan olarak iyileşir. Olguların % 0.1'inden azında fulminan hepatit görülür. Sarılık, olguların % 90 kadarında vardır. Yüzde 95'inden fazlasında transaminaz eğrileri bir zirve yapar ve hızla normale döner. Fulminan hepatitten sonra gürültüsüz bir karaciğer sirozu gelişebilir.
TEDAVİ Spesifik tedavi yoktur. Fulminan hepatitte yoğun tıbbi tedavi endikedir. Komplike olmayan olgularda medikal zeminde kesin yatak istirahati gerekli değildir.
PROFİLAKSİ Endemik bölgelere seyahat edenler için aktif aşılama ile profilaksi yapılabilir. Başlangıçta 1ml enjeksiyonu takiben 2-4 hafta ve 6-12 ayda enjeksiyonlar uygulanır. Aşılamanın başarı oranı %95'in üstündedir. Gamma globulin preparatları ile pasif inokülasyon (0.1 ml/kg vücut ağırlığı veya 5.0 ml im) bugün nadiren endikedir. Enfeksiyon ortaya çıkmış olduğundan ev koşullarında bu uygulama genellikle başarılı olmaz. Bulaşmayı önlemek için hijyen koşullarını düzeltici önlemlere derhal uyulması önerilir. Hijyen önerilerine sıkı bir şekilde uyulması ve aktif aşılama en iyi profilaksidir.
Hepatit B
Bulaşma:
HBV enfeksiyonu bütün dünyada hepatitin en sık nedenidir. Özellikle üçüncü dünyada bu virüsün semptomsuz taşıyıcılarının sayısı 200-300 milyon arasında olup, bunların çoğu enfeksiyonu vertikal olarak edinmiştir. Almanya'da yeni enfeksiyon insidansı yılda 100 bin kişide 35'dir. Geçmişte kan transfüzyonları en sık bulaşma nedeni iken, günümüzde transfüzyon ünitesi başına bulaşma riski % 0.4'ten düşüktür. Yeni enfeksiyonlar öncelikle yüksek risk gruplarında (ilaç bağımlılığı, çok eşlilik) görülür. HBsAG pozitif hastaların partnerleri arasında hepatit B enfeksiyonu prevalansının yüksek oluşu, cinsel yolla bulaşabileceğin göstermektedir. Kuluçka süresi 4-6(9) aydır. Çok yüksek virüs yoğunluğu durumunda az miktarda kan bile bulaşma için yeterlidir.
Yapı:
Hepatit B virüs hepadnavirüsler ailesine dahil bir DNA virüsüdür. Çapı 42 nm'dir. Virüsün yüzeyinde 3 ayrı yüzey antijeni vardır. Nükleokapsid proteini DNA ile birliktedir. ve P geninin ürünüdür. HBe antijeni HBcAG'nin büyük parçaları ile sekansiyel homoloji gösterir.
Tanı:
Antijenlerin gösterilmesi: HBsAg enfeksiyondan sonra 2-8 hafta içinde pozitifleşir ve olguların çoğunluğunda enfeksiyondan 4 ay sonra serumda gösterilemez. Akut hepatitte e-antijenleri serumda yalnızca kısa bir süre bulunur. Kronik hepatit veya karaciğer sirozunda bu antjenler viral replikasyonun devam ettiğinin bir işaretidir.
Antikorlar: Anti-HBs antikorları nomalde HBsAg serumdan kaybolduktan sonra ortaya çıkar. Birçok olguda HBsAg bulunmaz ve anti-HBs henüz üretilmemiştir. Bu olgularda serumda anti-HBc aranması önemlidir çünkü daha erken dönemde oluşur. IgM sınıfından anti-HBc-antikorları test edilerek akut enfeksiyonun kesin tanısı yapılabilir. Bu test akut enfeksiyon ile viral persistansı olan kronik aktif hepatitin ayırt edilmesini sağlar. HBeAg'nin kanıtı olarak anti-HBe'nin belirlenmesi önemlidir.
HBV-DNA: Serumda veya dokuda DNA testi, rezidüel enfeksiyözitenin araştırıldığı bireysel olgularda endikedir. HBsAg-pozitif ama HBeAg-negatif ve anti-HBc-pozitif hastalarda DNA testi önemlidir. Bu gibi hastalar uzun süre non-enfeksiyöz olarak kabul edilmiştir. Spot hibridizasyon ve polimeraz zincir reaksiyonu testleri HBV-DNA içeren komple Dane partiküllerini gösterebilmiştir.
Klinik Gidiş:
Klinik gidişe ilişkin kapsamlı araştırmalar hepatit B enfeksiyonlarının %90 ının daha sonra herhangi bir olaya yol açmadan spontan olarak iyileştiğini göstermektedir. Enfekte kişilerin % 1'den azında fulminan hepatit gelişmektedir. Olguların % 10'undan azında kronik bir form (kronik persistan veya kronik aktif hepatit) ortaya çıkmaktadır. Enfekte olanların % 1'den azında karaciğer sirozu gelişmektedir. Primer karaciğer karsinomu esasen kronik gidişli formlarda, özellikle hepatit C virüsü ile koenfeksiyon veya alkol kullanımı gibi ilave bir hasarlayıcı faktör olduğunda görülmektedir.
Tedavi:
Hepatit B için spesifik ilaç tedavisi yoktur. Yatak istirahatinin hastalığın gidişi üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Hastalara kendilerini fiziksel olarak aşırı yormamaları söylenmektedir. Hepatit B enfeksiyonlarının interferon ile tedavi endikasyonu yoktur. Kronik aktif hepatitte interferon-? olguların % 35-40'ında virüs eliminasyonu sağlar.
Korunma:
Hastalığa maruz kalınmasını (örneğin enjektor iğnesi batması) takiben pasif bağışıklama için hiperimmun serumlar mevcuttur. Bunlar 0.1 ml/kg vücut ağırlığı veya toplam 5 ml dozunda ilk 12 (36) satte verilmelidir. Pasif bağışıklamadan önce potansiyel olarak enfekte kişide hepatit B tanısı yapılarak alıcının anti-HBs pozitif olmadığı veya 'donör' ün HBsAg negatif olmadığı bulunmalıdır. Ayrıca eşzamanlı olarak aktif bağışıklamada da endikedir.
Aktif bağışıklama için saflaştırılmış, insan plazmasından gen teknolojisi ile üretilmiş aşılar mevcuttur. Aktif bağışıklama 4 hafta ve 6 ayda tekrarlanır. Aşılamanın sonucu anti-HBs'nin gösterilmesi ile değerlendirilir.Aşılama titresi 100 IU'nun üzerinde olmalıdır; eğer değil ise aşılamanın tekrarlanması gerekir.
Hepatit C
Hepatit C virüs antikorlarının rastlanma oranı ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Bu oran % 0.4 ile % 3.8 arasında değişmektedir. Bazı çalışmalarda antikorların erkeklerde kadınlardan çok daha fazla olduğu bulunmuştur. Sosyo ekonomik şartları kötü olan toplumlarda kontaminasyon (bulaşma) çok yüksek olabilir. Eşcinseller veya HIV pozitif hastalar gibi yüksek riskli gruplarda antikor bulunma sıklığı eşdeğer ortalama popülasyona göre % 10 kadar daha fazladır.
Kan ve kan ürünleri, bilinen bir bulaşma yoludur. Diğer yollar kanıtlanmamıştır. Enjeksiyonlar ile kaza sonucu bulaşma riski % 3 gibi düşük bir düzeydeir, buda kandaki Hepatit C Virüsü sayısının düşük olması ile açıklanmıştır. Cinsel temas sırasında bulaşma riski çok düşüktür. Bulaşma yolu genellikle belirgin değildir.Kuluçka süresi 2 hafta ile 6 ay arasındadır.
Yapı, Tanı:
Hepatit C virüsünün elektron-optik resimleri yoktur. Bunun nedeni serumda virüs sayısının düşük olmasıdır. Hepatit C etkeni ajan, tek sarmallı RNA virüsleri grubundadır. Enfekte kişinin (mikrop taşıyan) serumunda virüs sayısının çok düşük düzeyde bulunmasından dolayı immünolojik testlerin duyarlılık sınırı altında olduğundan antijenlerin doğrudan gösterilmesi mümkün değildir. Ancak 2. ve 3. kuşak ELİSA testleri, Hepatit C virüs antijeni için spesifik antikorların gösterilmesi amacıyla kullanılmaktadır. 2. ve 3. kuşak testler kullanılarak 4-6 hafta sonra antikorlar gösterilebilir. Ancak bazı olgularda bu, 4-9 aya kadar gecikebilir.
Hepatit C'nin klinik gidişi, Vakaların % 30-90'ında kronikleşme ile ve % 5-30 kadarında karaciğer sirozu ile kendini belli eder. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarında Hepatit C virüsünün rolü henüz açıklığa kavuşmamıştır. Birçok karaciğer sirozu tiplerinde anti-HCV (Hepatit C Virüsü) gözlenmiştir. Hatta bu oran alkolik karaciğer sirozunda bile % 27 olarak bulunmuştur.
Spesifik tedavisi yoktur. Aktif bağışıklama bulunmamaktadır. Pasif bağışıklamanın ise başarı oranlarına ilişkin güvenilir çalışmalar henüz yoktur.
BULAŞICI HASTALIKLAR
Bulaşıcı hastalıkların hükümete bildirilmesi kamu sağlığı açısından gerekli, hatta zorunludur aşağıda yazılı hastalıklar 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha yasasının 57. maddesinde sayılan ve aynı yasanın 64. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nca sonradan saplanan, hükümete haber verilmesi zorunlu hastalıklar ile bildirilmesi isteğe bağlı hastalıkları göstermektedir.
1-TİFO
Bulaşma, ya kirli suların içilmesiyle ya da daha sık görüldüğü gibi mikroplu besinlerin yenilmesiyle olur. Bağırsak çeperi engelini aşan mikroplar, önce bağırsaklardaki lenf oluşumlarına yerleşir. Sonra da dolaşan kana karışıp septisemiye yol açarlar. Hastalıkta asıl önemli rolü oynayan etken, mikropların parçalanmasıyla açığa çıkan endotoksinlerdir. 10 ila 15 günlük bir kuluçka süresini izleyen yayılma dönemi sinsidir: Baş ağrıları, uykusuzluk, baş dönmeleri, burun kanamaları, sindirim bozukluları, gitgide yükselen ateş. Bu evrede, teşhis her şeyden önce salmonella cinsi mikrobu belirlemeye ve neden olan türü saptayacak olan kan kültürüne dayanır. Hastalık tam olarak yerleştiğinde, 8. günden itibaren, klinik muayene genellikle teşhisi doğrular: 40 derecelik ateş, dalgınlık, dalak büyümesi, karında pembe lekeler, ishal.
Hastalık ancak lenf sistemine sızabilen antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Tedavi altında dahi ihtilatlar görülebilir.
Teşhis, 2. haftadan itibaren, mikrobun kan ya da dış kültüründe belirlenmesiyle konabilir.
Orta derecede etkili olan bir aşısı vardır. Ayrıca sağlık koşullarının iyileştirilmesiyle tifonun önlenmesi 1. derecede önem taşır.
2-TİFÜS
Savaş alanlarındaki orduların korkulu rüyası olan döküntülü tifüs, uzun zaman öldürücü olmuştur. Son salgınlar 2. Dünya Savaşı sonlarına rastlar. Hastalık hala Dünyanın bazı bölgelerinde etkisini gösterir. Hastalığı yapan mikrop, bitin dışkılarından geçer ve organizmaya derideki ve mukozalardaki sıyrıklardan girer. Mikrobun hemen hemen tek deposu insandır. Hastalık genellikle birdenbire, titreme, 40 derece ateş, şiddetli baş ağrısı, bel ağrıları, konjonktivitle başlar. 2 ila 3 gün içinde dalgınlığın başlıca belirti olduğu ağır enfeksiyon tablosu ortaya çıkar. 4. ila 5. gün genel bir döküntü görülür. Hastalık kendi haline bırakılırsa olguların aşağı yukarı %30’u ölümle sonuçlanır. Bugün tetrasiklin türü antibiyotikler döküntülü tifüsün gidişini tümüyle değiştirmiştir. Öte yandan, haşere ilaçlarının yaygın biçiminde kullanımı, hastalık taşıyıcı bitleri öldürdüğünden, tam koruyucu olmaktadır.
3-KIZIL
Kızıl, alyuvarlara yönelik bir toksin salgılayan A grubu hemolitik bir streptokottan ileri gelir. Her yaşta görülebilir, ama daha çok 6 ila 14 yaş arasındaki çocuklarda olur. Nispi bir bağışıklık sağlar. 3 ila 5 günlük bir kuluçka devresinden sonra birdenbire çok yüksek ateşli bir anjinle başlar. 24 saat içinde dış ve iç döküntü meydana çıkar. Dış döküntü çok tipiktir; deride beliren parlak kırmızı renkte, pürtüklü görünümde bir döküntü boynu, gövdeyi, kol ve bacak diplerini ve kıvrım yerlerini kaplar iç döküntüye boğazdan çok kırmızı olmak üzere şiddetli bir anjin, dilde karakteristik değişiklikler eşlik eder. Dil önce beyazdır, sonradan yavaş yavaş ahududu görünümü ve rengini alır.
Erken başlanan penisilin tedavisi, çok ağır 2 ihtilatı, böbrek ve kalp hastalıklarını önler. Kızıl hükümete bildirilmesi zorunlu bir hastalıktır.
4-KIZAMIK
Kızamık son derece bulaşıcı bir hastalıktır ve yaşam boyu bağışıklık sağlar. 10 günlük bir kuluçka döneminden sonra yayılma dönemi başlar; bu dönem 3 ila 5 gün sürer ve bu sırada 39 derece dolayında sürekli ateş, göz ve burun nezlesi görülür. Koplik belirtisi teşhisi doğrular.
Hastalık durumu döküntünün oluşmasıyla başlar: çoğunlukla biraz çıkıntılı ve yer yer plaklar halinde kümelenmiş, ancak aralarında sağlam deri boşlukları bırakan, düzensiz küçük, kırmızı lekeler. Yüzde başlayan döküntü, 24 ila 34 saatte artarda sırayla göze, karna, kol ve bacaklara yayılır; sonra ateş düşer, lekeler solar ve 3 ya da 4 günde kaybolur ve yerlerinde genellikle hafif morumsu bir pullanma olur.
Bulaşmadan sonra 5 gün için yapılmak koşuluyla yapılacak gamaglobülin serumu iğnesi önleyici etki gösterir. Kızamığa karşı koruyucu aşı uygulanması batı ülkelerinde gittikçe yaygınlaşmaktadır.
5-KIZAMIKÇIK
Kızamıkçık genellikle çok bulaşıcı dokuncasız bir hastalıktır. Ortalama 14 günlük bir kuluçka devresinden sonra, bütün vücuda yayılan bir döküntü ortaya çıkar ve 3 ila 4 günde kaybolur; döküntüye ateş ve yaygın adenopatiler eşlik eder.
Kızamıkçığın en büyük tehlikesi, gebeliğin ilk üç ayında gebe bir kadında ortaya çıkmasıdır. Bu sırada dölütün de geçireceği hastalık çeşitli organlarda şekil bozukluklarına neden olabilir: gözlerde, kulaklarda ve kalpte damar kanallarının kapanmaması gibi.
6-DİFTERİ
Difteri artık ender görülen bir hastalıktır, ama teşhisi zordur ve sonucu önceden kestirilemeyen bazı çeşitleri vardır..
En tipik belirtisi difteri anjinidir ve oluşturduğu yalancı zarlardan tanınır: bunlar önceleri sedef rengindedir, sonra grimsi bir görünüm alır ve hızla yayılarak bademcikleri, damağı ve küçük dili sarar. Uygun ve erken bir tedavi ile hastalık iyileşebilir, yoksa çeşitli karmaşalar ortaya çıkar: habisleşerek boğazda yerleşme, iç organlara yayılma. Krup hemen tedavi edilmezse, yalancı zarlar solunum yollarını tıkar ve boğulmaya yol açar. Hastalığın habis biçiminde, difteri anjini belirtileriyle birlikte bakteri zehrinin tüm organizmaya yayıldığını gösteren daha genel belirtiler görülür: Kolapsusla birlikte meydana gelen kan dolaşımı bozukluğu, idrarda protein bulunması ve böbrek yetmezliği. Tedaviye rağmen hastalıklar genelde hastalıktan sonra 50 gün içinde ölebilir; difteri iç organları çeşitli biçimde etkileyebilir: felç yapar ya da kalp bozukluklarına yol açar.
7-ANSEFALİT
Ansefalitler, sinir sisteminin bozulan yerine göre çeşitlere ayrılır: polyoansefalitler, özellikle bozmaddede, lökoansefalitler akmaddede, panansefalitler aynı anda hem bozmaddede hem de akmaddede olur. Teşhis sırasında, yaygın ya da yerel sinirsel belirtiler gösteren enfeksiyonlu bir sendromun birlikte bulunup bulunmadığı da göz önünde bulundurulur; bazen bir beyin zarı sendromuyla karşılaşılır. Epidemiyolojik veriler teşhis koymakta önemli kanıt olabilir.
Ansefalitlerde öteden beri şöyle bir ayrım yapılır: ansefalitlerin en belirgin olanları virüslerden ileri gelenlerdir, zaten ansefalit sözcüğü ile en çok bunlar kastedilir. Sonra alerjik sayılan döküntülü hastalıklardan doğan ansefalitler ondan sonra da bakterilerden, asalaklardan ve mantarlardan kaynaklanan ansefalitler gelir.
8-KOLERA
Kolera vibriyonundan ileri gelen bulaşıcı ve salgın hastalıktır.
Kolera vibriyonlarının taşıyıcısı insandır: mikrobu dışkı ve kusmuklarla yayan hasta, ceset, sağlıklı taşıyıcı. Bu durum hastalığın doğrudan doğruya hastadan bulaşmasının sıklığını açıklar. Daha önce düşünüldüğünün aksine, suyla o denli önem taşımamaktadır: Kurak, hatta çöllerle kaplı ülkelerde de salgın görülmesi bunun kanıtıdır.
Kolera insanda genellikle şiddetli kusmuklarla birlikte karın ağrılarıyla, vücut sıcaklığının 36 dereceye, hatta daha aşağı düşmesiyle ve en önemlisi yoğun bir ishalle başlar. Beyazımsı kümeler içeren ve günde 15-20’yi bulan ve bol kolera vibriyonu taşıyan dışkılardır.
Tedavi edilmezse, su kaybı belirtileri ortaya çıkar: tansiyon düşmesi, hızlı ve zayıf nabız, aşırı susama duygusu, kırışık deri, çökük gözler. Olguların yaklaşık %60’ı ölümle sonuçlanır. Tedavi uygulanınca ölüm oranı önemli ölçüde azalır ve %1’i aşmaz. Tedavi, olabilirse damar yoluyla hızla bol miktarda su ve tetrasiklin, kloramfenikol ya da endemik ülkelerde olduğu gibi kas içi tek şırıngayla sülfamit vermektir.
9-VEBA
Veba, eskiden birçok kez dünya çapında salgın halini almış bir afettir. İnsanlık tarihinde en çok ölüme neden olan hastalık vebadır. Günümüzde dünyanın bazı bölgelerinde ancak tek tük olgular halinde bulunur.
1894’te Alexander Yersin’in keşfettiği ve veba basili insana sıçan bitinden geçer. Akciğer vebası söz konusuysa bulaşma insandan insana da olabilir.
Antibiyotik tedavisi olguların büyük çoğunluğunda iyileşmeyi sağlar. En uygun antibiyotik streptomisindir.
10-DİZANTERİ
Dizanteri belirtileri amipli dizanteride, basili dizanteride, kanamalı reklokolitte görülür.
Amipli dizanteri ya da bağırsak amibiazı sıcak ülkelerde çok sık görülen yerleşik bir hastalıktır. Bazen nedeni bilinmeyen akut bir nöbetle başlar. Tedavi edilmezse süreğelenleşebilir. Başlıca karmaşası karaciğer apsesidir, ama başka organlarda da apse yapabilir. Teşhis taze dışkının incelenmesiyle konur.
Basili dizanteri shigella cinsinden bir enterobakteriden ileri gelir. Dışkı yayılmasını kolaylaştıran kötü sağlık koşulları yüzünden gelişmekte olan ülkelerde yerleşik olarak çok sık görülür. Kolistin ya da trimetoprin, sülfamit içeren bir antibiyotik tedavisi iyileşmeyi çabuklaştırır.
11-EPİDEMİK MENENJİT
İrinli menenjitler çeşitli mikroplardan ileri gelir: en çok menengokok, fakat ondan başka da pnömokok, streptokok, stafilekok, kolibasili. Duru sıvılı menenjitler arasında tüberküloz menenjit ağırlığı nedeniyle ön planda incelenmelidir; belrtileri irinli menenjitlerinkinden daha az akuttur ve yalnız beyin, omurilik sıvısında koch basili bulunması teşhis için kesin kanıt sayılabilir. Yakın zamana kadar ölümle sonuçlanan bu hastalık, çağdaş tedavi yöntemleri sayesinde korkunçluğunu yitirmiştir
12-TRAHOM
Trahom, konjonktivayı, korneayı ve göz kapaklarını saran, genellikle süren bir hastalıktır; gözde kesecikler ve bir kornea yastıkçığının oluşmasına ve tipik nedbesel lezyonlara neden olur. Çocukluk çağına ve çok kişinin bir aradığı yoksul ailelere özgü olan bu hastalık çok eski ve çok yaygın bir toplumsal bir afettir. Ancak yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmış ülke insanları ona tutulmama şansına sahiptirler. Hastalık yavaş yavaş ilerlediği için hastalığa çocukluktan başlanmalıdır.
13-CÜZAM
Cüzam, tropikal ve yarı tropikal bir çok ülkede yerleşik bir hastalıktır. Dünyada yaklaşık 11 milyon kişinin cüzamlı olduğu sanılmaktadır. Mikrobun geçişi genellikle doğrudan doğruyadır. Ender olarak, kötü sağlık koşullarında, sıcak ve rutubetli iklimlerde dolaylıda olabilir. Kuluçka devresi birkaç yıla kadar değişebilir.
Cüzamı iki şekilde inceleyebiliriz:
1-Lepromalı cüzam: Hastalığın en ağır şeklidir; organizma basille dolar. Çok bulaşıcıdır ve başlıca belirtisi şişliklerdir.
2-Deri cüzamı: Az bulaşıcıdır fakat sinirsel belirtileri çoktur. Deri lezyonları ya rengini kaybetmiş lekeler ya da halka biçimindedir.
14-LEPTOSPİROZ
Leptospiroz tam bir tür özgüllüğü olmayan bir antropozoonozdur. Yani ne belirli bir hayvan konağı ne de belirli bir coğrafi alanı vardır. Su ile bulaşan bir yaz hastalığıdır. Depo konaklar, çoğunlukla yabani memeli hayvanlar, özellikle fare ve kemirgenlerdir.
Klinik belirtiler, ölümcül çeşidinden, hiç bir belirtisi olmayan çeşidine kadar büyük değişkenlik gösterir. Başlıca belirtileri şöyle sıralanabilir: ateş, yaygın ağrılar, kan işeme biçiminde böbrek sendromu ve sadece bazı olgularda rastlanan sarılık. Teşhis çok dikkat isteyen bir işlemle bakterinin kandan, beyin omurilik sıvısından ve nihayet idrardan ayrılarak kültürde üretilmesine dayanır.
Tedavi için özgül antibiyotiklere başvurulur.
15-PSİTTAKOZ
Ornitoz mikrobu chlamydia psittaci’den ileri gelen bulaşıcı hastalık.
16-TETANOS
Tetanos, Nicolaier basilinin yaralara bulaşmasından ileri gelir: basil giriş noktasında ürer ve bütün organizmaya yayılan toksinler çıkarır; toksinler hastalığın klinik tablosunu meydana getirir. Giriş noktaları büyük yaralar olabileceği gibi kirli küçük travmalar da olabilir: çivi ve diken batması, hayvan tırmalaması. Ameliyat sonrasında ya da yeni doğanda görülen tetanos, gelişmiş ülkelerin çoğunda olduğu gibi Türkiye’de de hemen hemen ortadan kalkmıştır. Buna karşılık, sağlık koşullarının yeterli olmadığı hallerde yapılan şırıngalar yüzünden, özellikle uyuşturucu kullananlarda tetanos görülür olmuştur.
Tetanos aşısı tetanos anatoksini, bir aylık arayla ilk kez ziyaret edilir. Gebe hayvanda, gebeliğin son aylarında uygulanırsa, anayı ve dölütü doğum tetanosundan ve göbek bağından gelebilecek tetanostan korur.
17-BOĞMACA
Boğmaca, özellikle çocuklarda görülür. Daha çok başlangıçta bulaşıcı olduğundan çoğu zaman çocuktan ocuğa geçer; bunun için çok kısa bir temas dahi yeterlidir. Bulaştıktan sonra kuluçka süresi aşağı yukarı 7 gündür. Hastalık bronşit ve nezle devresiyle başlar ve bu devre 10-15 gün hatta daha fazla sürer. Sonra öksürük nöbetleri başlar sonra bu nöbetler uzun ve sesli bir oluk alma ve ani bir soluk alma şeklinde artarda sıralanır. Nöbet, yapışkan balgam çıkarılmasıyla son bulur. 24 saat içinde nöbetlerin sayısı 10 ila 40 olabilir. 20 ila 30 gün sonra nöbetler seyrekleşir ve belirsizleşir.
18-RUAM
Ruam, gram negatif, kesin aerobi bir basil olan pseudomonas malei’nin neden olduğu bir hastalıktır. Ruamda burun mukozası üzerinde kenarları dikey aşınmış, girintili çıkıntılı, sertleşmiş şankr ya da ülserasyonlar bulunur. Burun akıntısı, kanlı; sümüksü ve iltihaplıdır, özellikle başlangıçta burun kanamalarına rastlanır.
19-SITMA
Dünyanın en büyük yerleşik bulaşıcı hastalığı olan sıtma, özellikle tropikler arası bölgelerde yaygındır. Hastalıkla karşı karşıya bulunan insan sayısı bir milyar sekiz yüz milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu dağılım, hastalığın bulaşması için gerekli olan anofellerin varlığına bağlıdır. Hastalığın kökünü kazımak için yürütülen geniş çaplı kampanyalara rağmen, sıtma yılda bir milyondan çok çocuk öldürmektedir.
Sıtmaya kesin teşhis boyalı kanın mikroskopta muayenesi ve bazı olgularda dolaylı immünofluorsans gibi sero-immünolojik muayenelerin yapısı ile konur. Klasik tedavinin yanı sıra, bu tedaviye asalağın direnç kazanmasından ötürü, farmakoloji araştırmaları, meflokin ya da Çin yavşanı özütü gibi yeni ilaçlar kullanmaya yönelmiştir.
20-ŞARBON
Şarbon, hastalıklı hayvanların derisi üzerinde bulunan basilin dirençli biçimi olan sporların neden olduğu bir meslek hastalığıdır. Bulaşmış ürünleri işleyen kişilerin derilerindeki sıyrıklar sporlara giriş kapısı oluşturur. Bazı hallerde bulaşma hava yoluyla sporların solunmasıyla gerçekleşir.
İnsanda en sık görülen hastalık belirtisi kötücül püstüldür. Özellikle boyun, yüz ya da ellerde yerleşir. Kırmızı, kaşıntılı küçük bir leke ile başlar, sonra püstüle dönüşür ve siyahımsı bir kabukla kaplanır. Bu evrede, erken başlatılan bir antibiyotik tedavisi, lezyonun yerel yayılmasını ya da enfeksiyonun genelleşmesini önler. Kötücül ödem önceki biçimin sadece değişik bir türüdür. Başlıca belirtisi kabarcıklarla kaplı ödemdir. Yün tarayıcılarında görülen akciğer şarbonu ağır bir genel durum bozukluğu, boğucu bir bronkopnömoni biçiminde kendini gösterir. Bundan başka, hastalığın değişik yerleşimleriyle birlikte beyinle ya da beyin-omurilik zarlarıyla ilgili sinirsel belirtiler de görülebilir. Bunların prongnozu tedavinin erken ya da geç başlamasına bağlıdır.
21-KUDUZ
Kuduz insana hasta hayvanların tükürüğü, çoğu zamanda kudurmuş bir hayvanın ısırmasıyla geçer. Kuduzun kuluçka devri çok uzun sürerse de sonu kısa sürede ölümdür. İster solunumun durmasına neden olan felçli kuduz olsun, ister sıcak iklimlerde en yüksek düzeye ulaşan ağar bir ruhsal azgınlığa neden olan çıldırtıcı kuduz olsun sonuç değişmez. İyileştirici tedavisi olamadığından muhakkak önleyici tedaviye başvurulmalıdır: kuşkulu hayvanların gözetimi evcil hayvanların aşılanması, kuduzdan ya da bilinmeyen bir nedenle ölen hayvanların beyninde negri cisimciklerinin araştırılması.
Kuluçka devresinin uzunluğu sayesinde, kuduz bir hayvanın ısırdığı kişiye aşıyla bağışıklığa kavuşturmak olanağı olan vardır.
22-HEPATİT
Hepatit virüsü gerek ağız yoluyla, gerekse kan nakli, kirlenmiş bir şırınga ya da iğneyle yapılan her türlü enjeksiyon sonucu ya da cinsel yolla bulaşarak yayılan iki çeşit insan hepatit virüsüne verilen addır.
Zehirlenme hepatitleri, gerçek zehirlerden ileri gelen hepatitleri kapsar. Bulaşıcı hepatitler asalaklardan ya da bakterilerden ileri gelir. Virüs hepatitleri iki tip virüsten ileri gelir: A tipi virüs, bulaşıcı salgın hepatit yapar, B virüsü ise iğneyle bulaşan hepatitlerden sorumludur.
23-FRENGİ
Frengi çoğunlukla bir cinsel birleşme sırasında kapılır. Fakat ender olsa bile başka bulaşma yolları da vardır: meslek frengisi kan nakli ve her çeşit kaza sonucu olan frengilerdir.
Frengi devreli bir hastalıktır, tedavi edilmediği hallerde 3 dönemden geçer.
1.devre, bulaşmadan sonra aşağı yukarı bir ayda ortaya çıkar. Şankrın çıkmasıyla belli olur. Süresi kısadır, aşağı yukarı 4 ila 6 hafta sürer.
2.devre, hemen şankrın ardından başlar. 1 ila 2 yıl sürer. Enfeksiyonun organizmada yayıldığının işaretidir. Deri ve mukoza döküntüleri ile belirginleşir.
3.devre, 2. devrenin belirtileri kaybolduktan sonra uzun bir belirtisiz devre başlar ve senelerce sürebilir. Klinik hiçbir belirtisi yoktur, ama serolojik tepkimeler daha hafif düzeyde pozitif olmakta devam eder.
24-AKCİĞER VEREMİ
Klinik belirti olarak göğüs ağrıları, öksürük, balgam çıkarma, kanlı balgam, soluk alma zorluğu, ateş, terleme, iştahsızlık, zayıflama, kavern ralleri olabilir. Tarama ya da kontrol amacı ile çekilen radyolojik filmler hastalığın erken teşhis edilmesini sağlar.
Teşhis, balgamda ya da mideden tubajla alınan sıvıda koch basili görülmesiyle konur. Ancak günümüzde iyi bilinen özel radyolojik görünümler, herhengi bir balgam çıkarma olmadan da teşhis komasını sağlamaktadır.
Eskiden ölümcül olan verem, özgül ilaçların bulunmasından bu yana çok iyi sonuçlanmakta ve çoğunlukla tamamen iyileşmektedir.
25-GRİP
Grip son derece bulaşıcı bir hastalıktır, küçük salgınlar ya da bazı öldürücü olan ve bütün ülkeyi saran yaygın salgınlar halinde gelişir. Hastalık insandan insana geçer ve edinsel bağışıklık kişiden kişiye değişir. Çünkü bağışıklık hem geçicidir, hem de hastalığı yapan virüs tipine özgüdür; oysa pek çok grip virüsü vardır ve bunlar, çoğu zaman önceden kestirilemeyen ve her 10-15 yılda bir aniden ortaya çıkan antijen değişinimleri geçirir. Kuluçka devri 2-5 gün sürer. Hastalık ateş,baş ve kas ağrılarıyla birdenbire belirir. Çoğu zaman nezle, inatçı ve ağrılı kuru bir öksürükle görülür. İyileşme genellikle birkaç gün içinde gerçekleşir ama 3. ya da 4. günde 2. bir ateş nöbeti araya girer ve ateş eğrisi üzerinde klasik grip V’si görülür. İyileştikten sonra hasta günlerce, hatta haftalarca halsiz kalır.
Virüs hastalıklarının büyük çoğunluğunda olduğu gibi bunda da özgül bir tedavi yoktur. Sadece asetilsalisilik asit tipi ateş düşürücülerle ve kimi zaman da c vitamini ile yetinilir.
26-YILANCIK
Bir zamanlar, zayıf dirençli bazı kişilerde sık görülen ve ağır bir hastalık olan yılancık, bugün çok seyrek rastlanılan ve tedavi edildiği takdir de hemen iyileşmektedir. Şimdiki tek sorun, ağır olmaktan daha ok üzücü olan, nükseden biçimdedir.
Yüzdeki yılancık en sık görünenidir. Başlangıcı birdenbire 40 derece yüksek ateş ve titremedir. Çoğu zaman yavaş yavaş yayılan şarap kırmızısı renginde bakışımlı bir plak görünür. Çevresi belirli bir kıvrımla sınırlanmıştır. İltihabın tüm belirtileri görülür; ağrı, şiddetli ödem, kırmızılık, yerel ısının yüksekliği. Antibiyotiklerin etkisiyle hastalık iyiye yönelir.
27-KELLİK
Favus kelliği özellikle sıcak ülkelerde ve daha çok Kuzey Afrika’da görülür. Bulaşıcı bir hastalıktır, çocukken insana bulaşır, erişkin yaşa kadar ilerlemeye devam eder. Öteki mantar saç kıranlarının aksine, favus kelliği, hiçbir zaman kendiliğinden iyileşmez. Kıl diplerindeki bu hastalığa özgü kellik çukuru sarımsı bir sıvıyla doldurulur ve fare yuvası denilen özel bir koku yayar. Buralarda saç kalmaz. Kellik yerinde, parlak, kırmızı renkte pürüzsüz lekeler hallinde ve birkaç tel saçla ayrılmış nedbeler bırakır. Bu nedbenin gerileyip iyileşmesi söz konusu değildir. Favus kelliği tırnaklara bulaşabildiği gibi saçsız deriye de geçebilir, burada küçük çukurcuklar meydana gelir.
Teşhis Wood ışığında yapılan muayene ile mikroskopta incelemeyle ve kültür yapılara konur. Grizeoffulvi ile yapılan tedavi, favus kemiğinin sonucunu çok değiştirmiş olmakla beraber dökülen saç bir daha çıkmaz.
28-AIDS
1986’da bu virüsün HIV adıyla anılması kararlaştırıldı. Virüs bulaşıklık sistmi hücrelerinin özel bir tipine saldırır: Lenfositler. Hastalık, HIV virüsü enfeksiyonunun geç ortaya çıkmış şeklinde başka bir şey değildir. Kişi hasta olmadan da virüsü taşıyabilir. Böylesine seropozitif denir, çünkü vücudunda virüse karşı antikor taşımaktadır. Hastalığın klinik belirtileri çok çeşitlidir. Bulaşması da çeşitli yollarla olur: cinsel ilişkiyle, kan nakliyle ve ana rahminde ve daha sonra ana sütü vasıtasıyla anadan oğula geçer.
29-KABAKULAK
Kabakulak özellikle ve genç erişkinlerde görülür. Kuluçka süresi; 18-21 gündür; tutulan hasta, hastalığın başlangıcından 1 hafta önce ve ilk ya da sekiz gün boyunca bulaştırıcıdır.
En sık görülen yerleşim yeri kulak altı bezidir. Kulak altı şişliği çoğunlukla iki taraflıdır ve armut görünümü verir. Şiş çok ağrılıdır, ama 10-15 gün içerisinde iyileşmeye yüz tutar. Öteki tükürük bezleri de hasatlanabilir.
Ergenlik Belirtileri (Püberte) ve Evreleri
Ergenlik öncesi devrede erkek çocukta gelişmenin esas karakteri büyümedir. Bunu sağlayan faktör ise hormonaldir. Bu hormaonal sistemin organizatörü hipofizdir. Hipofiz beyin kaidesinde bir çukurun içine yerleşmiş fındık kadar bir organdır. 3 bölümdür. Her bölüm kendine özgü çeşitli salgılarla hem diğer salgı bezlerinin çalışmasını ayarlar, hem de organizmanın genel metabolizmasını düzenler. Ergenlik öncesi bu organın etkisi ile kemiklerde bir uzama ve kalınlaşma başlar . Çocuğun boyu uzar, omuzları ve göğüs kafesi genişler. Bu devrede testisler gelişir, testis volümü artar. Testislerin iki önemli görevi vardır. Birincisi yeni cinsin oluşmasını sağlayacak, cinsiyet hücresini yani sperm dediğimiz tohumu meydana getirmektedir. İkinci görevi ise erkeklik hormonu dediğimiz testosteronu salgılamaktır. Hormonun etkisi ile dış ve iç genital organlar ( penis, prostat ve sicula seminalisler ) gelişir, ses kalınlaşması, pubis, koltuk altı , yüz, kol ve bacaklarda kıllanma başlar. Bu hormon nedeniyle erkek çocuklarda boy uzaması ve adale gelişmesi kızlardan fazla olur. Erkeklerde genital gelişme ile beraber büyüme hızlanır. Androgenler kemik gelişmesini de hızlandırdığından bir süre sonra kemik uçlarındaki epifiz dediğimiz büyüme bölgeleri kapanır ve büyüme durur.
Kızlarda püberte dediğimiz seksüel olgunlaşma erkeklere göre daha erken, 9 - 10 yaşlarında başlar. Overlerden (yumurtalik) östrojen yani dişilik hormonu salınmasıyla birlikte büyüme hızlanır, göğüsler büyür menstrüasyon dediğimiz aylık adet kanamalrı başler. ( Ortalama 12 - 13 yaş ) Pubis ve koltuk altında kıllanma oluşur. Bu hormonun etkisi ile kemik gelişmesi hızlanır, epifizler kapanır, büyüme tedricen durur. Adetler ilk oluştan sonraki 1 - 2 yılda düzensizlikler yaşanabilir. Kız çocuklarda daha erken olmak üzere seksüel olgunlaşmanın ilk işaretleriyle birlikte büyüme hızlanır. İlk adetten hemen evvel büyüme yavaşlamaya başlar, epifizlerin kapanmasıyla durur.
Uzun kemiklerde büyümenin durması kız çocuklarda 16 - 18, erkeklerde 18 - 20 yaşlarında tamamlanır. Bundan sonraki minimal boy uzamaları gövde büyümesine aittir. Bu arada da kilo gözle görünür bir biçimde artar. Kız çocuklarda kilo artması deri altı yağ dokusunun artmasına bağlıdır. Erkek çocuklarda ise adale kütlesi artar.
Pübertenin ortaya çıkışı ırk, genetik özellikler, sosya ekonomik düzey ve beslenme sistemiyle yakından ilişkilidir. Bu fizik değişiklikler yanında püberte çağı psikolojik gelişme çağıdır. Anne ve babasına dayanan, kendi benliğini daima en ön planda tutan çocuk, sosyal ödevlerini ve hayatını kendisi yürütecek bir kişilik haline geçmektedir. Bu dönemde anne ve babasından ayrışmaya başlayan çocuk, aile dışındaki karşı cinsten kişilerle olgun ilişkiler kurmayı öğrenmelidir. Bir kişilik araması içinde olan çocuklar bazen bu hızlı bedensel büyümeye ve değişimlere uymada zorluk çeker ve bocalar. Bu değişiklikler kendisine anlatılıp, bunların normal gelişmeler olduğu açıklanan bir çocuk, bu sıkıntıları daha kolay atlatacaktır. Daha inatçı, dik kafalı olan çocuklara bu dönemde anlayışlı olup , yol gösterici olmak gerekir.
Cinsel eğitimin amacı yalnızca çocuğu bazı gerekli sosyal kurallara uymaya götürmek değil, insanın sevgi içinde serbestçe gelişebilmesini ve kendinde bulunan cinsel güçleri olabildiğince düzenlemesini, bunları bilinçli olarak elde tutmasını, kendi ve başkalarının mutluluğu için bunlardan yararlanmasını sağlamaktır.
Ergenlik ( Adolesan ) çağı bir stres çağıdır. Büyüme ve gelişme ön plana çıkmış, bazı hastalıklara dayanıklılık artmıştır. Üst solunum yolu hastalıkları, tüberküloz gibi enfeksiyonlara dayanıklı olmak için uygun beslenme, düzenli uyku gereklidir. Bu devrede kifoz, skolyoz gibi iskelet sistemi bozuklukları daha sık görüleceğinden, oturma ve duruş bozuklukları olup olmadığına daha fazla dikkat edilmelidir. Tiroid bezinde büyüme, anemi, obesite ve zayıflık gibi beslenme ile ilgili bozukluklarda dikkatli olmak lazımdır.
SAHTE ZEVK
Tütün; patlıcangiller familyasından bir bitkidir. Tropikal bir bitki olmasına karşı günümüzde geniş bir tarım alanında yetiştirilmektedir. Dünyanın en önemli sanayi ürünlerinden birisidir. Gıda maddesi olmamasına karşılık dünyada tüketimi ve ekonomik faaliyetleri yüksek bir bitki olarak dikkat çekmektedir.
Tütünü diğer bitkilerden ayıran en önemli özellik yapraklarında bulunan nikotindir. Nikotin organik azotlu maddelerden oluşan bir alkoloiddir. Bu sebeple tütün keyif verici olarak kullanılmaktadır.
Asıl dikkat çekici nokta tütünün keyif verici olarak nitelendirilmiş olmasıdır. Tütün keyif verici değil rahatsızlık vericidir ve alışılan, tütünün keyfi değil tütünün kendi verdiği rahatsızlığı yine kendisinin ortadan kaldırmasıyla oluşan sahte zevktir. Yani gerçekte insan sigarayı değil sigaranın yaratmış olduğu rahatsızlığı (hastalığı) yine sigaranın ortadan kaldırmasıyla oluşan rahatlamayı sever ve bu da sahte bir sevgi, sahte bir zevktir.
Doğadaki yaratıkların en büyük ihtiyacıdır beslenme ve eksikliği de çok büyük bir rahatsızlık durumuna yol açar ve buna da açlık diyoruz. Aç kalan bir insan kendini kötü, güçsüz hisseder ve besinini aldıktan sonra rahatlar güçlenir tok olmanın keyfini yaşar. İste bu doğal bir keyiftir ve doğal bir rahatsızlığın ortadan kaldırılması sonucu oluşur. Bir bitkinin insan besini olabilmesi için zehirsiz olması gerekir. Zehirsiz olan hemen hemen her şeyi besin yapmıştır insanoğlu.
Alışkanlık insan hayatında çok önemli bir rol oynar. Bu durumda yapılması gereken yararlı şeylere alışmaktır. Şu anda bizlere çok zevkli gelen bazı zararlı alışkanlıklar sadece onlara alıştığımız ve bir ihtiyacımızı giderip bizleri rahatlattıkları için varlar. Ona olan ihtiyacımızı kendisi yaratıyorsa bu kesinlikle zararlı bir maddedir ve buna zevk denemez.
İnsanın organizmasında sigara insanın besine olan ihtiyacı gibi bir ihtiyaç başlatır. Vücut nikotin almadan düşünemez ve rahat olamaz hale gelir. Beyin fonksiyonları nikotinsiz işlevlerini tam olarak yerine getiremez. Bunların sonucunda organizma rahatsız bir hale gelir ve sigaraya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı sigarayı zorla içerek kendimizi buna zorla alıştırarak biz başlatıyoruz aslında. Çünkü hiçbir insan ilk sigara içişinde bundan hoşlanmamış tam tersine mide bulandırıcı ve iğrenç bir şey olarak bulmuştur. Alışkanlık başlar ve ihtiyaçlarına yeni bir ihtiyaç eklenen insan bu ihtiyacını gidererek mutlu olur ve bundan sahte bir zevk alır. Bu sahte zevk her mutlu oluşta her güzel muhabbette her mutsuzlukta yani kısacası insanın duygu yüklü olduğu her anda yakıldığından tüm bu duygularla birleşerek ve insanla daha da bütünleşerek vazgeçilmez bir hal alır ve psikolojik bağımlılığı da oluşturur. Oysaki sigara içmeseydik başka ve yararlı etkileşimlerle bunu sağlayabilirdik. Sigara içmeyen bir insan arkadaşının bir hareketinden yada ses tonundan eskilerde kalan bir anıyı ya da mutluluğu hatırlayabilir. Sigaranın dumanına insanoğlunun hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.
İnsan hiçbir zaman kendisine acı veren rahatsız eden bir maddeye yaklaşmak istemez. Kimse kendine rahatsızlık veren bir dumanı içine çekmek istemez. Tütün dünyaya yayıldığında pahalı ve az bulunan bir şeydi ve böyle olunca da tütüne alışmak bir zenginlik olarak görüldü ve tütün yayıldı.
Getirilen bütün yasaklar ve cezalara rağmen tütün kullanımının önü durdurulamamıştır. Devletlerin tütünden elde edecekleri geliri fark etmeleri ve bu gelirin önemli bir miktarda olması nedeniyle tütün kullanımı ve tarımı teşvik edilmiştir. Böylece devletler tütünden çeşitli vergiler almaya başlamışlardır.
Nikotin tütünün içinde doğal olarak bulunan bir uyuşturucudur. En az eroin ve kokain kadar bağımlılık yapar. Fazla dozda alındığında nefes alıp verme kaslarını felç ederek insanı öldürebilir. Ancak sigara içerken daha küçük dozlarda alındığından vücut bu maddeyi atabilir, bu sebeple insanı hemen öldürmez. Dumanı içinize çektiğinizde nikotin ciğerlerinize taşınır, çabucak kan dolaşımına karışır, kalp ve beyne taşınır. Nikotinin ilk dozu kişiye uyanıklık hissi verir, sonrakiler ise sakinlik ve rahatlama hissi getirir. Nikotin, kalbi, damarları, hormon sistemini, vücut metabolizmasını ve beyni etkiler. Kalp atışını dakikada 2-3 atış arttırır. Vücut sıcaklığını düşürür ve bacaklar ile ayaklardaki kan dolaşımını yavaşlatır. Kalp hastalıkları ve kalp krizi riskini artırdığı kanıtlanmıştır.
Sigara dumanında rahatsız eden gazlar vardır. Bunları içinize çektiğinizde vücut öksürerek kendini korumaya çalışır. Sürekli sigara içilmesi ciğerlerin korunma kabiliyetini öldürdüğünden havadaki bakteriler ve virüsler çok daha kolayca ciğerlere girebilir.
İngiliz hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırma, sigara içilen bir odada bulunan bebeklerin ani ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Sigara ve nikotinin zararlarını incelemek üzere, İngiliz hükümetince kurulan araştırma komisyonunun raporuna göre, sigara içilen bir odada bulunan bebekler astım ve solunum yolu rahatsızlıkları gibi ciddi hastalıklara yakalanabiliyor. İngiltere’de yılda 80 bebeğin sigaradan zehirlenerek öldüğünü ve yüzlerce pasif içicinin akciğer kanserine yakalandığını belirtiliyor. Ayrıca, sigara içen biriyle yaşayanların %26’sında akciğer kanseri, %23’ünde ise kalp rahatsızlığı riskinin arttığı ortaya kondu.
Alkollü içki tüketiminde dünya üçüncüsü, tütün mamulleri tüketiminde ise dördüncüyüz. Geçtiğimiz yıl tükettiğimiz alkol ve sigaranın tutarı ise, 370 trilyon TL. Genç kuşağın %52’si sigara kullanıyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de 22.000.000 kişi sigara içiyor. Ülkemizde her yıl sigaradan dolayı 200.000 kişi hayatini kaybediyor. Bunun 160 bini tiryaki, geriye kalan 40.000 kişi ise, çoğunluğu çocuk ve bebek olan pasif içicilerden oluşur.
Genç nüfusun daha fazla olduğu Türkiye’de, sigaraya başlama yaşının 10-11’e kadar indiğini belirtilip, çocuklara sigara, içki ve uyuşturucunun zararlarının anlatılması konusunda ailelere büyük görev düştüğü belirtiliyor.
Dünya sağlık örgütü (WHO) istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda %250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD'de her yıl 160.000 kişi yakalanıyor. Türkiye'de ise her yıl 30.000-40.000 kişide akciğer kanseri görülüyor.
![]()
Sigara ile ilgili bilinmesi gereken bazı maddeler:
-Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?
En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbon monoksit, nikotin ve katrandır.
-Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?
Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.
-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?
Hayır. Filtre karbon monoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.
-Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?
Menopoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.
-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?
Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.
*Sigarayı bıraktıktan 20 dakika sonra : Kan basıncı ve kalp hızı normale döner. Eller ve ayaklar dolaşım normale döndüğü için ısınmaya baslar.
*Sigarayı bıraktıktan 8 saat sonra : Kanda oksijen düzeyi normale döner. Kalp krizi riski düşmeye başlar.
*Sigarayı bıraktıktan 24 saat sonra : Karbon monoksit (egzoz gazi) vücuttan atılır. Akciğerlerdeki balgam ve diğer birikimler temizlenmeye başlar.
*Sigarayı bıraktıktan 48 saat sonra : Nikotin vücutta artık saptanamaz. Tat ve koku alma duyusu artmıştır.
*Sigarayı bıraktıktan 72 saat sonra : Solunum yolları gevşediği için nefes almak kolaylaşır. Vücut enerjisi artar.
*Sigarayı bıraktıktan 2-12 hafta sonra : Dolaşım bütün vücutta düzelir. Yürümek kolaylaşır.
*Sigarayı bıraktıktan 3-9 ay sonra : Öksürük, nefes darlığı düzelir. Akciğer işlevi yüzde 5-10 oranında artar.
*Sigarayı bıraktıktan 5 yıl sonra : Kalp krizi riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner.
*Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra : Akciğer kanseri riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner. Kalp krizi riski hiç sigara içmemiş biri ile eşit olur.